derunumdan sesler

...

 

İstemiyordu kimseyi hayatında. Hem yalnızlıktan şikâyet ediyor hem de kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. İnsanların kendisine zarar verebileceğini düşünüyordu. Onlara inanır ve güvenirse hayal kırıklığına uğrayacağından emindi. Onun için mi içinde en içlerde sakladığı şeyleri veremiyordu kimselere?

 

        Ketum olmuştu genel olarak. Söylememişti sırlarını. Belki de o sırları gün ışığına çıkarırsa sakladığı büyük sırrın değerini kaybedeceğini düşünüyordu. “İki kişinin bildiği sır sayılmaz” diyordu kendi kendine. Öyle ise kimseyi istemiyor ise neden mutsuzdu? Paylaşmazsa bazı şeyleri nasıl yaşardı. İnsanlarla yaşamayı öğrenmezse nasıl yapardı bu koca dünyada tek başına. Gerçi onların da birlikte yaşamak için can attıkları yoktu. Çaba harcaması gereken kendisiydi; ancak çaba harcamak bir yana tam tersi için didiniyor gibiydi. Hem onlardan uzak durmak hem de onlarla yaşamak zorundalığın verdiği sıkıntı ile günlerini geçirip duruyordu.

 

        İnsanlar onu anlamıyor, sadece anlıyor görünmekle yetiniyorlardı. “Arkadaşımsın, dostumsun hatta kardeşimsin” diyorlardı; ama dostluk da arkadaşlık da kardeşlik de sözde kalıyordu nedense. Somut bir sorun olunca yanında birileri olurdu genelde. Manevi destek verirler, teselli eder hatta çözüm için uğraşırlar. Mesele o değildi. Mesele, içsel sorunda kimse yoktu yardım eden. Hep yanında olanlar yok oluyorlar, kayboluyorlardı. Artık kimseden medet ummayacaktı. Zaten beklentisi yoktu aslında. Sadece yanında olduklarını bilmek, konuşmak isterse dinlenmek sıkboğaz edilmemek istiyordu. Ama maalesef kimse bunu yapmıyordu. Artık beklenti içinde olmayacaktı. Beklemeyecekti kimsenin onu anlamasını ve yanında olmasını. Daha fazla hayallerinin kırılmasını istemiyordu. Artık yüreğinin çoraklığı, yarık yarıklığı yüzüne vursa bile aldırış etmeyecekti.

         


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YALNIZLIKLAR SENFONİSİ

YALNIZLIKLAR SENFONİSİ

       

        Yağmur yağıyor, çoraklaşmış toprağa ve yüreklere. Bense saçak altlarındayım. Sebebi mi? Yok…

 

        Güneşin kavurduğu çölde, ellerim bomboş ve gözlerimde yaşlar. Silen yok, su veren yok, gölge eden yok… Yalnızlık, yalnızlık ve gene yalnızlık…

 

        Ahvalimi anlatmakta kifayetsizim. Belki bir gün biri, bir sözlük verir de anlatırım yetersizliklerimi sadece ona.

 

        Bu zamana kadar böyle gelmiş ise neden bundan sonra da böyle gitmesin? Gitsin bakalım, nereye kadar… Bir gün yolun ortasında biri durup beni de durdurursa işte bitti demektir. Çok yorgunum, ayaklarım kanıyor yürümekten ama yol bitmiyor. Birazcık dinlenebilsem, sonra devam ederdim yola. Maalesef, dinlenecek yer yok. Durursam ölürüm.

 

        Etrafımda birileri var; ama yalnızım işte. Bir ben mi yalnızım şu koca dünyada? Yoksa şu koca dünya da benim gibi mi tek mi? Yol arkadaşım olsa ne iyi olurdu. Ama kimsecikler bana eşlik etmiyor. Gölgem ve ben… Hatta gölgem bile bazen beni bırakıyor. Kısa süreli de olsa gölgesiz bir adam oluyorum.

 

Aradığımı bulana kadar yalnızım ve yoldayım. İşin garibi ne aradığımı somut olarak bilmemem. Ancak sanıyorum ki ben, beni aramaktayım, bulamayacağımı bile bile.    

 

 

 

Yaradan aramaktan bıkmayanlardan eylesin.


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÇUKUR

ÇUKUR

 

         Bitkinliğinin sebebi yorgun bir günün sabahıydı. Aslında her sabah yorgunlukla uyanılış, hep aynı işi yapıştı bu bitkinlik ve hayattan bezmişliğin merkezi. Her sabah olduğu gibi kalkacak, iki lokma yiyecek, işe gidecek canı çıkana kadar çalışacak ve yorgun bir bedenle eve dönecekti.

 

         Hayatındaki bütün olumsuzluklara ve tekdüzeliğe rağmen gene de girişecekti işe bıkmadan, usanmadan çalışacak. Çalışmalı hatta çalışmak zorundaydı. Ev, ondan ekmek beklerdi ve bu durumun gayet iyi farkındaydı. İşte onu ayakta tutan bu yüktü. Evet, bu yük! Öyle bir yük ki hem onu eziyor yerle yeksan ediyor hem de ayakta dimdik tutuyordu. Bu karmakarışık düşüncelerle boğuşurken, bir ses duydu: “ Yunus, kahvaltı hazır.” İşte bu ses Yunus Usta’ yı kendine getirdi ve ayaklandı. İçinden “ İyi ki Fadime’ m var.” Yunus Usta kalktı. Her yeri nasırlaşmış ellerine baka baka yıkadı kavruk yüzünü. Yağız bir ten ve tenden daha da yağız bir yüz. Alnındaki göçük, bir inşaattan ona hatıra kalmıştı. Tam da alnına gelmişti yukardan düşen kalasın kenarı. O geniş alnını yamultmuştu.

 

Kahvaltıya oturdular. Ahmet, daha uyanmamıştı. Fadime uyandıracaktı ki Yunus: “Bırak yatsın çocuk.” dedi. Kaç zamandır baş başa kahvaltı yapmamışlardı. Çayın bardağı dolduruş sesi de ne kadar güzelmiş. Bunu daha önce hiç fark etmemişti. Düşünüyor ve izliyordu. Fadime ne kadar da güzeldi. Örgülü saçları, al al yanakları, o zeytini kıskandıran kömürü yakan kara, iri gözleri… Çok sevmişti Fadime’yi, hala da seviyordu. Evinin ve gönlünün sultanı, diğer yarısıydı. Bunca zaman aynı yastığa baş koymuşlar, gül gibi geçinmişlerdi. Kimi zaman aç yattılar, yamalıklı kıyafetlerle dolaştılar ama hiç şikâyet etmediler. Allah onlara aslanlar gibi bir de evlat vermişti. Daha çok küçük beş yaşındaydı ama büyüyecekti elbet.

 

         Evden çıkarken güneşi süzdü. İçinden: “ Gene yakacak bugün, çok sıcak olacak.” diye geçirdi. O tozlu, o dar ama uzun yoldan nefret ediyordu. Attığı her adım onu evinden Fadime’ sinden ve Ahmet’inden uzaklaştırıyordu. Ne olurdu sanki yakınlarda bir yerlerde iş olsa da çalışsa. Ama nerde… Hep başka yerlerde çalışmak zorunda kalıyordu. Azcık toprakları olsa orayı işler ekmeğini topraktan çıkarır, kendi işinin patronu olurdu; ama yoktu işte. Babadan kalmaydı fakirlik. Korkusu da buydu işte. Ahmet’in de babası gibi sefalet içinde yaşaması…

Hayır, dedi birden duraklayarak. Ahmet okuyacak, mühendis olacaktı. Yemeyecek, içmeyecek Ahmet’i okutacaktı. Bu ağır ve içinden çıkılmaz düşünceler içinde vardı buluşma yerine. Beklemeye başladı. Şu yaşlı ağaç da olmasa onu kim koruyacaktı güneşin sabahki yakıcılığından. Allah muhafaza ya öğleyin gitmek zorunda olsaydı. Ne olacaktı o zaman? İşte tozu dumana katan servis göründü ötelerden. Tıpkı boz bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla yükseliyordu, toz. Bindi, selamlaştı. Kimse sabah sabah konuşmazdı serviste. Yolu izlerler, kimi de uyurdu. Ama Yunus Usta uyumaz, etrafı izler görünür fakat izlemez, düşünürdü. “Bu fakirlikten kurtulmalıyız. Fadime de Ahmet de çok daha iyi yaşamalılar.” diye geçirdi içinden. Demesi kolaydı ama nasıl kurtulunurdu ki? Bir yolu olmalıydı. Bu düşünceler içinde boğuşurken geldiklerini fark etti. İndiler. Hemen üzerlerindeki elbiseleri çıkarıp, o pis, o çimento kokulu ve tozlu iş elbiselerini giydiler. Yunus, usta idi. İnşaatın birçok işini o yapardı. Eli çabuk ve çok kıvraktı. Verilen işi tam anlamıyla yapardı. Gevezelikle vakit harcamaz gereksiz işlerle uğraşmazdı. İşte bu sebepten işverenleri onu çok takdir eder ve severlerdi. Yaptığı işi severek yapardı. Duvar mı örülecek akla ilk o gelirdi, beton mu dökülecek çağırın Yunus Usta’yı. Hele de sıva yaparken muhakkak o olmalıydı. Bir oraya bir buraya koşturur dururdu. Bir gün ustabaşı onu çağırmış ve “ Usta neden her işe sen koşuyon. Elindeki işle uğraşsana. Bırak onlar yapsın, fazla yorma kendini. Şerefsizler sana güvenip işten kaçıyorlar.” dedi. Ama ne yapsın Yunus Usta bir işi içine sindirmeliydi. Başkalarının yaptıkları içine sinmediği için kendisi nasıl yapmaları gerektiği hakkında işçilere yol gösterir gerekirse kendi yapardı. Bazen bu sebepten ötürü diğer işçilerin haberi olmadan işverenler Yunus Usta’ ya fazladan yevmiye verirlerdi. İşte bu da onu kamçılar ve daha fazla para kazanmak için, daha fazla yevmiye alabilmek için didinir dururdu. Para kazanmalı, kazanmalı ki ailesini daha iyi yaşatabilmeliydi.

 

         Güneş de ne beterdi bugün. Yaktıkça yakıyordu. Bulutlar onun korkusundan çıkamıyor gibiydi. Ter iliklerine kadar onları ıslatıyor, su içmek bile kar etmiyordu. Onların yüreğini ferahlatacak tek şey alacakları yevmiyeydi.

 

         Paydos olmuştu sonunda; yorucu, yakıcı bir gün daha bitmişti. Hemen kıyafetler değiştirildi ve servise binme telaşı aldı işçileri. Serviste oturabilmek için adeta yarışıyorlardı. Kim çabuk olur da binerse yaşadı. Geç kalanlar ayakta kalacak. Yunus Usta bu defa sabahki gibi ayakta kalmamıştı. Pencereler açık olmasına rağmen o kesif koku sarmıştı her yeri. Sanki nefes alınmıyordu, o küçücük dolmuşta. Bir an inmek istedi, “boğuluyorum” diye geçirdi içinden. Birçoğu yıkanmıyordu eve gidince. Su sorunu vardı, her evde su yoktu. Ama Yunus’ un öyle bir derdi yoktu. Evlerinin önüne bir çakma kuyu vurmuştu rahmetli babası. Gider gitmez hemen yıkanır temizlenirdi. Bazı günler onu Fadime yıkardı. Yıkanırken Fadime ile konuşmayı pek sever, hep onun yıkamasını dilerdi.

 

         Gelmişti işte, yine o ağaç, yine o yol; ama bu defa güneş gücünü yitirmişti. Serinden bir rüzgâr yüzünü yalayıp geçiyordu. Derin bir nefes aldı, serviste alamamasına inat. “Oh be! Mis gibi hava, ölecektim, amma da darlandım.” dedi kendine. Acıkmıştı. “Acep ne yeyecez akşama? Ne olursa olsun götürürüm.” dedi. Sanki yanında biri varmış gibi konuşup durdu eve kadar. Ahmet karşıladı koşa koşa. Elini tuttu biricik oğlunun. Öyle ortalık yerde öpmezdi hiç onu Yunus Usta. Eve girince öptü. Fadime “Hoş geldin bey!” dedi sıcacık bakışıyla. Yorucu bir günden sonra güzel bir akşam olmuştu. Zaten hep böyle olmaz mıydı ki. Yattılar, uyumadan önce Fadime ile konuşurlardı çoğu gece. “ Başka iş yapmalı, böyle olmuyor. Hem çok yoruluyom hem de elimize bişe kalmıyor.” dedi. Fadime’nin içi sızladı. Ne kadar çaresiz olduklarını ve Yunus’un ne kadar çabaladığını bir kere daha gördü ve gözleri doldu. Ama bu yaşlar sadece ve sadece Yunus içindi. Çok çabalıyor ama bir arpa boyu ilerleyemiyorlardı. İşte bu sebepten Yunus kendini yıpratıyor, hırpalıyordu. Ettiği isyan değildi belki ama isyandan çok da uzak sayılmazdı. “ Kendi işim olsa böyle olmaz. Bu kadar yorulmam, daha fazla kazanırım. Bizim Memet Ağa ne iş yapıyor ki. Hiç bişe yapmıyor sadece işi kontrol ediyor. Biz çalışıyoz o kazanıyor. Ben de öyle yapsam.” dedi. Fadime daha gerçekçiydi. “Sana kim iş verir ki Memet Ağa dururken? Hem kim senin yanında çalışmak ister? Tek başına mı yapacan bütün inşaatı? Olmaz Yunus, olmaz.” dedi.

 

         Sabahı sabah etmiş; bir an bile uyumamıştı. Hep düşünmüş ve sonunda kararını vermişti. Gerekirse tek başına yapacaktı işleri. Yeter ki ona birileri iş versin. Zaten bir iş alabilirse gerisi gelirdi. Onun ne kadar sağlam iş yaptığını bütün ahali bilirdi. Kendisine yaptırmayacaklardı da kime yaptıracaklardı.

 

Bu gün gitmedi işe. Haber gönderdi, artık gelmeyecekti. Kahveye gitti, duyurdu durumu. İş vermek isteyen olur diye umdu; ama ne fayda kimse iş vermedi. Aslında yapılacak birkaç inşaat vardı ama vermediler işte. Eve döndü başı önde, yaptığının büyük bir hata olduğunu, çocukça bir davranış olduğunu düşündü hep. Artık işe de dönemezdi. Ne yapacaktı bilmiyordu. Çok sabırsızdı Yunus Usta. Hemen olsun bitsin isterdi. Sanki herkes onu bekliyor sanmıştı bu işe kalkışırken. Fadime, durumu anladı; ama hiç sormadı, üzerime varmadı.

         Akşama doğru dışarıdan bir ses geldi. Ses Yusuf’a aitti. Yunus Usta’yı çağırıyordu.  Çıktı, konuştular. İşte olmuştu ilk gününde ilk işini almıştı. Yusuf genç, uzun boylu, ince, hafif alnı açık bir arkadaşıydı. Tuvalet yapacaktı. Yusuf da yardım edecekti. Ohh! dedi içinden. O gece mışıl mışıl uyudu.

 

         Erkenden kalktı. Yusuf ile birlikte inşaat için malzeme almaya gittiler. Hemen alıp başladılar. Önce kaba inşaatı bitirmeliydi. Büyük bir şevkle çalışıyordu. Asla yorulmadı o gün. Çocuk gibiydi, içinde sanki haylaz bir kelebek uçuyordu. Duvarı ördü bir günde. Yusuf’ un payı da inkâr edilemezdi, çok yardımı oluyordu. Harç yapıyor, getiriyor, götürüyordu. Yarın tuvalet çukurunu kazmalıydılar.

 

         İkinci gün de erkenden kalktı ve işe koyuldu. Çukuru kazmaya başladı. Yusuf bugün yoktu, işi vardı tarlada. Toprak yumuşaktı çok iş görülüyordu. “Allah, yardımcımdır. Nasıl da yumuşak yeri gösterdi bana.” dedi. Bayağı kazmış, derine inmişti. Bu derinlik yeterliydi; ama Yunus Usta daha iyi olması için daha derine inmek istiyordu. Aslında ne kadar derine indiğinin de pek farkında değildi. Sürekli hayal kuruyor, Ahmet’ i okutuyor, inşaat mühendisi yapıyor ve işin başına onu geçiriyordu. “Gel keyfim gel.”  dedi birden. Yunus Usta’nın fark edemediği bir şey oluyordu. Kazdığı çukurun duvarları yavaş yavaş kepiyordu. Bu durum da normaldi aslında bu kadar derin kazılırsa keperdi toprak. Akşamı etmişti, artık yavaş yavaş toparlanmalıydı. Birden ayaklarının toprağın içinde olduğunu fark etti. Duvarların üzerine geldiğini gözüyle görebiliyordu. Dört tarafından toprak üzerine geliyor gibiydi. Çıkmaya çabaladı, Yusuf’a seslendi; ama cevap yok. “Kimse yok mu? İmdat!” diye bağırmaya başladı. Kimse yok. Adım attıkça dibe gidiyor gibiydi. Merdivene ulaşsa kurtulacaktı; ama olmuyor olmuyordu. “Fadime” diye seslendi. Ses yok. Kimse duymuyordu onu. Artık toprak onu neredeyse hareketsiz bırakmıştı. Etrafına dönemiyordu. Debelenip durdu. Elleriyle, tırnaklarıyla çabaladı, olmadı. Hatta kırılan tırnağını bile fark etmedi. Son defa bağırdı, bağırdı. Ahmet duymuştu sesi, geldi. Artık toprak tamamen kepmek üzereydi. Ahmet’ini gördü. Ağlıyor muydu? Hayır, ağlamamalıydı, ağlamaması için çabalamıştı hep. Gördüğü son şeydi Ahmet. Ve sonsuz karanlık. Göz kapaklarının içine bile girmişti toprak. Gözünü kapatamamıştı, kapatırsa Ahmet’ i göremezdi; işte onun için kapatmadı. Kulaklarına, burnuna ve son defa “oğlum” demek için açılmış ama diyememiş ağzına toprak doldu. Sanki kaburgaları kırılıyor gibiydi. Çok acıdı. Nefes alamıyordu. Allah’ım ne büyük bir acıydı. O an servisteki nefessizliği geldi aklına. Bu çok ama çok farklıydı ve çok daha acı… Fadime ah Fadime! Ölüyordu. Eli ve başı yukarı doğruydu. Sanki güneşe bakar, güneşe uzanır gibi. Hep şikâyet ettiği o yakıcı güneş neredeydi. Karanlık ve yine karanlık… Boğazına kadar dolmuştu toprak ve sonunda ölmüştü işte.

 

         Cesedin tam olarak nerede ve ne derinlikte olduğunu kestirememişlerdi. Onun için ölümünün üçüncü günü ulaştılar cenazeye. Önce morarmış ve neredeyse çürümek üzere olan parmakları göründü. Kolu ve başı sonra geldi. Herkesin içi cız etmişti. Ağzı, gözü her yeri toprak doluydu. Keşke onu çıkarmasaydık dediler. Yıkandı, namazı kılındı. Ve çıkarıldığı çukurun çok daha küçüğüne kondu ve edebi istirahata başladı. Gerçek hayatta hiç dinlenememişti. Artık hep dinlenebilirdi…   

 

 

 

 

Yaradan, o çukurda bizleri aydınlık eylesin…        

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİRİKİ

BİR

Nasıl olmuşsa olmuş bana karşı arkadaşlıktan farklı şeyler hissettiğini mesajında yazmıştı. O, benim sıradan, normal arkadaşlarım gibiydi. Onu bir kardeş, bir arkadaş gibi gördüğümü masajlayıp yattım. Uyumak ne mümkün…

 

İKİ

        Artık dayanamıyorum. Beni görmüyordu. Ne yapacağımı bilmiyorum. Artık kendimi tanımaz olmuştum. Hatta kendim diye bir şey yoktu sadece O, vardı. Evet, O… Ne gariptir ki ilk defa böylesine seviyor ama fark edilemiyordum. Platonik olmak ne kötüydü. Aslında isteğim bu duygularımı ona söylemekti. Onun beni sevebileceğini düşünmedim değil ama asıl isteğim onun da bilmesiydi. Bu yükü daha fazla kaldıramıyordum, yükün altında kemiklerimin çatırtısı kaç zamandır geliyor ama aldırış etmiyordum. Bir gece artık iş çığırından çıktı. Ona bir mesaj attım. Benim de isteğim buydu zaten. Cevabında beni arkadaş olarak gördüğünü yazmıştı. Anladım beni sevmiyor. Önemli değil, önemli olan benim onu sevmem. Allah’ ım aklımı yitireceğim. Benliğim yok oldu. Kaç gündür doğru düzgün bir şey yememiştim. Yiyemiyordum. Yesem bile bir iki lokma, geri çıkarıyordum. Uyuyamıyor, kendime zaman ayırıp kendimi düşünemiyordum. Netice: yürüyen, nefes alıp veren bir ceset…

 

BİR

        Başım, yastıkta ama başımın içi başımda değildi. Evet, bu durumu düşünüyordum. Arkadaş, dediğim dostum olarak gördüğüm bana aşık olmuştu. Böyle bir şeyi ben hiç istemezdim. Keşke bu hislerini bana itiraf etmeden içinde yaşasaydı. Keşke hiç bilmeseydim. Aramızdaki ilişkinin zarar görmesinden korkuyorum. Artık ikimiz de eskisi gibi olamayacaktık, bu bir gerçekti ve ben bu gerçeği hiç ama hiç istemiyordum.

        Sonunda sabah olmuştu. İyi mi, kötü mü bilmiyorum sabah?. Hep arkadaş olarak, dost hatta kardeş olarak gördüğün birisine sevgili gözüyle bakılabilir miydi? Hayır, asla bakılmazdı. En azından bizim kitabımızda yazmazdı. Ona göre değilim ki ben, umut da vermedim. Ama hayır belki de vermişimdir farkında olmadan. Seni sevemem, ne kadar acı çekersen çek seni sevemem.

 

İKİ

        Güneş hiç bu kadar kötü doğmamıştı. Ne kadar da kızıldı. Tepenin ardından benimle alay edercesine, gevrek gevrek gülüyordu. İşte diyordu, sabah oldu, şimdi ne yapacaksın? Ona nasıl bakacak ve ne diyeceksin? Çek şimdi cezasını. Ama önemli olan sevgidir. Kimin söylediği önemli değildir ki. Off Güneş ile konuştuğuma inanamıyorum. Aslında kendimle hesaplaşıyordum, Güneş’ in suçu yok, ayrıca o haklı…

         Biraz zaman geçsin. Gerçi bu ateşin sönmeye niyeti yok. Bu kalp, bu bedende attıkça onu seveceğim.

 

BİR

        Gariptir onu düşünmeden edemiyorum. Kim bilir ne kadar acı çekiyordur, ne kadar üzülüyordur. Ancak böyle bir şey olanaksız. Ben ve o mu? Bu olamaz, olmamalı. Düşünülemez bile. Nerden çıktı şimdi bu durum, bu itiraf böyle. Hayatım, iç dünyam allak bullak oldu. Bir yerlere gitmeli. Kimsenin olmadığı bir yer olmalı ve ben orayı bulup gitmeliyim.

 

İKİ

        Ne yapmalıyım bilmiyorum. Kim bilir ölmek ne kadar da güzeldir. Buralardan bambaşka alemlere gitmek. Kim bilir belki de öbür dünyada O, benim olacaktır. Bari öbür dünyada birlikte olabilsem. Ama buna gerek yok aslında. Birlikte olma ihtimalinin olmadığını bile bile onu sevdim ve ona sevgimi itiraf ettim. Artık biliyor. Onu nasıl sevdiğimi, aşk için ne acılar çektiğimi, gecemin gündüz; gündüzümün gece olduğunu, aşk diye ona sarıldığımı biliyor. Evet, isteğim gerçek olmuştu daha ne isteyebilirdim ki…

 

BİR

        Aradan birkaç gün geçti. Aklımda hep o var. Aslında üzülüyordum bir yandan. Onun için daha kötü bir hal olsa gerek bu. Söyleyen ve reddedilen oydu. Ancak gene de üzülüyorum. Çünkü o benim için değerliydi. Tanımadığım değer vermediğim birisi olsa önemli değil. Üstüne üslük bir sürü ortak arkadaşım da var. Off nasıl bitecek bu durum. En iyisi konuşmak olurdu ama yüzüne bakabilir miyim bilmiyorum. Ne kadar da kötü çaresizlik. İdam mahkûmları gibi eli kolu bağlı beklemek. Sonu belli aslında ama gene de üzülmemek elde değil. Zamanla unutur muhakkak, şimdi taze olduğu için yarası, acının şiddeti de fazla ve derin olabilir. İlerde muhakkak unutacaktır. Karşısına biri çıkacak ve onunla bir ömür mesut olacaktır inşallah.

 

İKİ

Düşünmeden geçemiyorum. Zamanla acımı unutur muyum? Asla unutulacak bir acı değil bu. Evet, karşıma biri çıkacak ve ben onunla birlikte olacağım büyük ihtimalle ama onu hala seveceğim. O, benim içimde hep bir uhde olarak kalacak ne yazık ki. Ulaşmak için can verebileceğim ama asla ulaşamayacağım bir uhde. Hatay beni ne kadar da acımasızca sınıyor. Korkuyorum kendimden ve beslediğim aşkın büyüklüğünden. Bedenimi esaretine aldı zaten, korkum da bu. Kendi bedenime söz geçirememek. Günün birinde bu beden, bu bedene fena bir iş yapacak diye çok korkuyorum…  

       

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÇEHRE

ÇEHRE

 

        Simasız olmalı insan. Sima değişkendir, her gün değişmekteyse insanın sıfatı, neden bu kadar önem ve özenlidir, çehre.

 

Olduğumuzdan farklı görünmeye neden çalışırız? Kim için güzel görünme uğraşırız? Bu yaptığımızın adı, kandırmaca değil mi? Ya da aldatmaca…

Unutulmamalı, “yanıltmaya çalışan bir gün yanılır.” Er ya da geç birileri de bizlere, bizim başkalarına yaptığımızı yapacaktır.

 

        Sima değişkenken benlik sabittir. Eğer kişi benliğini simasına göre değiştiriyorsa, asıl gerçeği bilmiyor, görmüyordur. Dıştan önde gider, iç güzelliği. Kişi bunun bilincinde olmalı ve o doğrultuda ilerlemelidir. Yüz güzelliği bir anlık bir kazada tarumar olabilir. Bir anda yitip gidebilir. Ancak iç güzelliği, benlik öyle değildir. Benliği kaybetmemelidir insan. Daha da önemlisi değiştirmemelidir, değiştirmeye çalışmamalıdır. “ Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.” demelidir her daim.

 

        Eski dönemler bunun için güzeldi. Kimse olduğundan farklı değildi. Hatta farklı olmayı bilmiyor, düşünmüyordu bile. Daha saf, daha temizdik. Onun içindir eskiye özlem.  Ü

 

 

Yaradan çehre kaygısı olmayanlardan eylesin…

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

CİSİMSİZLİK

CİSİMSİZLİK

 

    Cisimsiz olmalı insan, ismine güvenerek. Asıl olan isimdir. Cisim değişkendir, ölümlüdür; ancak isim, isimler öyle değildir.

 

    Öyle şeyler yapmalı, öyle şeyler söylememeli ki unutulmamalı. Fakat bu işi ismin unutulmaması içinde değil gerektiği için yapmalı, diye düşünebilir çokları. Ben öyle düşünmüyorum.

Unutulmalı, bilinmemeli. Hatta toprağın altına koyup evlerine dönen insanlar, kimi gömdüklerini bile hatırlamamalı. Böylesi geride kalanlar için daha az acı verecektir. Bir iz, bir hatıra kalmamalı, ölür ölmez çürüyüp toprak olmalı. Daha sonra da soğuk poyraz seni hoyratça toz yapıp önüne katmalı. Oradan oraya savurup durmalı. Yurdundan sevdiklerinden koparmalı, alıp götürmeli. Bir hiç olmalısın artık sen. Yersiz, yurtsuz, sevgisiz, dostsuz kalmalısın. Kıvranmalı, bağırmalı, küfretmelisin; ama nafile seni kimse duymamalı, sen bile.

 

Uyanmalısın bu rüyadan. Ama aslında senin yaşamın rüyadan ibaret olmalı. Yaşarken ölmüş olmalısın. Dostsuz, arkadaşsız tek hem temtek olmalısın ve de öylesin. Sadece sadık dostun gölgen olmalı. O da bazı zamanlar seni bırakıp gitse bile geri geleceğini biliyor olmak senin içine su serpmeli…

 

Yaradan kimseyi gölgesiz bırakmasın…

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

çocuk

ÇOCUK

 

         Hayat! Sana inat yaşayacağım içimdeki çocuğu. Benim yüzümü asamayacaksın uzun süreli. Yaptıkların etkili olmadı değil ama ben kararımı verdim. Sen ne keder zorlasan da beni, ben gene de içimdeki çocuğu büyütmeyeceğim. Belki ağlayacak, isyankâr çığlıklar atacağım ama bil ki o çocuk ölmeyecek ve de büyümeyecek.

 

         Dostlarımı aldın, arkadaşlarımı aldın, sevdiklerimi aldın kopardın benden. Pes edeceğimi sandın; ama yanıldın. Tarih tekerrürden ibarettir sözünü kanıtlarcasına çıkardın karşıma sorunları. Hayır, tekerrür ettirmeyeceğim. Bu sefer olmaz. Artık öğrendim: bu hayat benim. Nasıl istersem öyle yaşarım. Ben böyle istiyorum. 

 

         Bir isyan değil bu asla. Bir haykırış. Pencereden çıkarıp kafamı avazım çıktığınca bağırmaktansa bunu seçtim. Yani bağırmaktan, küfretmektense yazmayı. İçimdeki hesaplaşmaları, alıp vermeleri, ölüp dirilmeleri yazdım işte. Gerçi bunlardaki gizi benim dışımda kimse bilemeyecek. Ama olsun ben gene de yazdım. Evet, belki de çocukçadır bu yaptığım. Zaten dedim ya içimdeki çocuğu büyütmeyeceğim, öldürmeyeceğim diye. En kötü ihtimalle genç olacak o çocuk. Yetişkinlik ve ihtiyarlık yaşamayacak

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAPRAK

         Yaprak misali oradan buraya savrulduğunu düşündü. Hayatına yön verememekten hayıflandı. Hiçbir şey istediği gibi olmuyordu. Sürükleniyor sürükleniyordu. Nereye, neden olduğunu bilmeden rüzgâra bırakılmış yaprağın çaresizliğini taa kemiklerinde hissetti. Elinde değildi hayatı. Birileri yön veriyor ya da vermeye çalışıyordu. Bunun ezikliğini hissetmek ve elinden bir şeyin gelmemesi ne garipti. Aslında istese değiştirirdi değiştirmek istediklerini; ama gerek insanları kırmamak gerekse cesaret edememekten ötürü yapamıyor, yapmıyordu.

 

         İlkokuldan beri hayatı başkalarının elindeydi. Gerçi daha evveli de öyleydi. Fakat ortaokuldan itibaren bunu somut olarak görebiliyordu, on sekiz sene sonra. Keşke daha önceleri bu durumu fark etmiş olsaydı. Değiştirmek daha kolay olabilirdi hayatı. Şimdilerde bunu yapabilmenin çok zor olduğunun farkındaydı. Belki de ufak ufak başlamalıydı değişime. Rüzgara dur demeli ya da yön vermeliydi. İnsanların onun adına yargılar verdiğini biliyor, hatta kararları bile başkaları alıyordu onun adına.

 

         Hayatının en acı veren durumu elinde olmadan gelişmişti. İstemeden gelişmiş ve istemeden bitmişti. Bunun bir daha olmayacağına söz verdiğini hatırladı. Aynı olayla bir daha karşılaşırsa kesinlikle ve kesinlikle kendi kararlarını uygulayacaktı. Ancak insanlar buna izin vermeyecek gibi duruyorlardı. Zorluyorlardı onu. Söz sözdür diye içinden geçirdi. Sözünü tutmalıydı. Eğer tutmazsa dönüşü imkansız virajlara, yollara girecekti. Çok pişman olmak vardı işin ucunda. Bunları hep içinden geçirdi. Tekrar tekrar söz verdi kendine. Bu sözü ne olursa olsun tutmalıydı. İstemediği olayların gerçekleşmesini engelleyecekti. Nasıl olacağını bilmiyor ama nasıl olursa olsun yapacağını biliyordu. Artık rüzgarın yönüne karar vermenin zamanı gelmişti. Artık rüzgar onu hırpalayamayacak, örseleyemeyecek.  

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ACI

            Hayat, zorla beni. Etimi kemiğimden ayır. Acı içinde kıvrandır, soluk aldırma. Yak, kül et sonra yeniden yeniden yak. Pişir. Pişir ki gerçeği görebileyim. Piştiğim yetmedi, daha daha pişir.

 

            Kimsecikler dokunamasın yaralarıma, ya da dokununca daha çok kanasam. Sevmesem kimseyi ve beni. Öyle sevgisiz bırak ki beni etrafımdaki insanlara yabancı gözüyle bakayım. Kimseyi tanımasam. Toz olsam, diyar diyar dolaşsam. Dolaşsam ama derman bulamasam. İnleye inleye ölsem. Bir yudum su bulamasam. Bir nefeslik hava bulamasam. Bir sohbetlik dost bulamasam…

 

            Acı, ne kadar da tatlıdır. Kıymetini bilip unu koruyana, onu sevene çok ama çok kıymetlidir. Biz hep acının acı yanından şikâyetçi oluruz. Uttuğumuz bir şey var. Tatlıyı tatlı yapan acının ta kendisidir. Acıyı acı yapan da tatlının bizzat kendisidir. Bu durumda her ikisinden de vazgeçmek olanaksızdır. Biri diğerini tamamladığı için birini bırakmayı düşünemeyiz. Halimize şükretmeli…

 

Yaradan, altından kalkılmaz acılar tattırmasın…

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

NEDEN

NEDEN

 

            İnsanlar çok acımasız. Hepsi yargıç, hepsi savcı gibi davranıyor. Bir farkla: Gerçek savcılar, yargıçlar yargılıyor. İnsanlar yargılamadan infaz ediyor. Peki, ama neden?

 

         İnsanlarda uzaklaşıyorum. Gitmek. Bir yerlere gitmek, amaçsızca gitmek ne de güzel olurdu. Bazen nefret ediyorum. Bana neden yargılarcasına hükümler veriyorlar diye kızıyorum. Keşke bunu yapanların yüzüne gereken cevabı verebilsem; ama ne fayda lal oluyorum. Sonradan çok pişman olup bir daha asla olmayacak tarzında serzenişlerde bulunuyorum kendime ancak hep aynı şey oluyor. Bazen keşke bu kadar yumuşak başlı olmasaydım diyorum. Bazen oyunu kurallarına göre oynamayı becerebilsem diye düşünüyorum. Ama olmuyor, olmuyor. Bunu bilen insan(cık)lar da üzerime üzerime geliyor. Elimin tersiyle itebilsem onları sadece bir defa yapabilsem; bir daha üzerime gelemezler ama olmuyor, olamıyor. Bazen üzerine vazife olmayan insanlar, bana hesap soruyor. Çıkıp da “Sen kimsin ve bana ne sıfatla hesap soruyorsun? Ben anneme babama hesap vermiyorum sana mı vereceğim.” demek içimden geçiyor ama faaliyete dökülemiyor. Beni bana neden bırakmazlar ki? Önemli bir şahsiyet değilim, vatanı kurtarmadım, icat ya da keşif yapmadım, birilerinin hayatını da kurtarmadım. E neden benimle uğraşırlar? Onun için “Kimsiz ve hatta kimsesiz” olmalı diyor bir yanım. Öbür yanımsa “Senin ailen yeter, bunun yanı sıra gerçek dostların da var öbürlerini de geç.” diyor. Geçilmiyor maalesef. İş icabı mecbur kalıyorsun.

 

         Bu dünyada yaşamak için geç kalmışım ya da yaşam çok hızlı, insanlar çok acımasız ve de bana göre değil bu yaşam bu dünya. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazken neden benim aşıma, işime karışırlar ki? Napalım kaderimiz buymuş.

 

            Allah, herkesin müstahakını versin inşallah.

 

           

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı